TÜRKİYE'DE TELEVİZYON YAYINLARININ BAŞLAMASI VE TARİHİ

TÜRKİYE’DE TELEVİZYON YAYINLARININ
BAŞLAMASI VE GELİŞİMİ: İTÜ TV



 





GENÇLER TARİH YAZIYOR

Bu çalışmada, televizyonun icadı ile ilgili çalışmaları kısa bir şekilde anlattıktan sonra Türkiye’nin televizyondan nasıl haberdar olduğunu, Türkiye’de televizyon yayınlarının başlaması fikrinin nasıl ve ne amaçla geliştiğini, televizyonun kimler tarafından oluşturulduğunu ve ilk TV yayınlarını başlatmak için yapılan girişimleri inceleyeceğiz. Sonra da, yayınların başlamasını ve gelişimini, bu girişimde nasıl başarılı olunduğunu, yayınların teknik özelliklerini ve içeriklerini, yayınlardaki “ilk”leri ve bu yıllarda yaşananlara yönelik anıları, hem birinci el yazılı kaynaklardan, hem de bu girişimde yer alarak şahsen çalışmalara katılmış olan kişilerle yaptığımız görüşmelerden faydalanarak ayrıntılarıyla anlatacağız. Son olarak da, İTÜ TV’nin kapanmasındaki unsurların ve TRT’nin kuruluş yıllarının üzerinde ayrıntıya girmeden duracağız. Sonuç bölümünde, İTÜ TV’nin günümüzde kamuoyunda pek bilinmemesini ve TRT’nin bir politikası olarak halka unutturulmaya çalışılmasını eleştireceğiz.

TELEVİZYONUN TARİHİ
Televizyon ile ilgili ilk teknik buluş İrlandalı telgrafçı Andrew May tarafından 1873’te yapıldı. Bunun ardından, 1884’de Paul Nipkow, sonradan “Nipkow Diski” adı verilecek olan ve bir resmi dönerken tarayabilen döner diski geliştirdi.

Televizyonun icadına önemli katkıları olan bir başkası da radyo dalgalarını bulan Guglielmo Marconi’dir. Radyo dalgalarıyla sesleri iletmenin ilk defa mümkün olduğu yirminci yüzyılın ilk yıllarında, bir çok bilim adamı da bir yandan bu konu üzerinde çalışmaktaydı. Bunların hedefi sesle birlikte görüntünün de iletilebilmesini sağlayabilmekti. Üzerinde çalışılan yeni hedefe isim koymak da gerekiyordu ve o dönemde kullanılan çeşitli isimler arasında “Görüntülü Radyo” ve “Elektrovizyon” da vardı. “Televizyon” sözcüğü ilk defa 1907 yılının haziran ayında Scientific American dergisi tarafından kullanılmıştır.

Görüntünün elektronik olarak nakledilmesini amaçlayan çalışmalar, 1923 yılında Rus bilim adamı Vladimir Zworykin tarafından sonuçlandırıldı. Amerika’da denemelerini yapan Zworykin, “iconescope” adını verdiği ve elektronik tarama ile yayını gerçekleştirdi. Bu görüntü net değildi ve oldukça basitti, ama sonuçta televizyon artık keşfedilmişti. Ardından, çeşitli ülkelerde farklı zamanlarda deneme yayınları yapıldı.

TÜRKİYE’DE TELEVİZYON

İstanbul Teknik Üniversitesi Yüksek Frekans Kürsüsü Başkanı Mustafa Santur’un Tv ile ilk tanışması 1938 yılına rastlar. II. Dünya Savaşı sonrası yıllarda yaptığı Avrupa gezilerinde televizyon denen “camlı kutu”yu daha yakından tanır. Önceleri İsviçre, sonra Hollanda ve Almanya haftada birkaç gün yayın denemeleri yapmaktadır. 1948 yılında televizyonla ilgili gelişmeleri yerinde görmek ve çeşitli incelemelerde bulunmak için Avrupa seyahatine çıkar. Döndükten sonra kendi kendine çalışmaya başlar.
Bu arada televizyonun gelişim yıllarının savaş yıllarına rastlamasından ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır ekonomik koşullardan dolayı, bu aygıtın varlığından Türk halkının henüz haberi yoktur. 1942’de davetli olarak Amerika’ya giden gazeteciler heyetinde bulunan Abidin Daver, gezi anılarında televizyon ile ilgili olarak şunları anlatır.

“Atlanta istasyonunda tren beklerken sıkılmadık. Çünkü bu istasyonda garp fen ve tekniğinin en güzel ve en yeni icatlarından biri olan televizyonu seyrederek vakit geçirdik. Televizyon, radyo ile sinemanın izdivacından hasıl olan bir harikadır denilebilir. Televizyon sesleri ve resimleri şimdilik 80 kilometre uzağa naklederek aksettiren bir icattır… Bu işle uğraşan mühendisler, televizyonun sinema ve radyonun en büyük rakibi olduğunu, ilerde herkesin şimdi radyo aldığı gibi bir de televizyon alarak evinde sinema seyredeceğini söylediler.”
Mustafa Santur televizyon yayını konusundaki ilk resmi girişimini İTÜ Elektrik Fakültesi Dekanlığı’na yazdığı 16 Temmuz 1951 tarihli mektupla yapar:

“Son yıllarda mühim inkişaflar gösteren televizyon alanındaki tedrisatımızı geliştirmek, ileride memleketimize de girmesi mukadder olan televizyon tekniğinde tecrübeli elemanlar yetiştirmek maksadı ile çok yüksek frekans laboratuarımızda küçük mikyasta bir tecrübi televizyon tesisi kurmak çok münasip olacaktır. Böyle bir tesis için gereken bazı cihazların isim ve özellikleri ilişik şartnamede gösterilmiş bulunmaktadır. Bu cihazların satın alınması için gerekli müdahalenin yapılmasını, derin saygılarımla rica ederim.”

Başvuru mektubunda da görüldüğü gibi bu girişimin birincil amacı öğrencilerin yararlanabileceği bir laboratuar kurmak ve eğitsel amaçlarlar televizyon yayını yapmayı denemektir. Santur da bu girişimin amacını şöyle açıklar:
“Üniversitemizdeki televizyon cihazları tecrübi çalışmalar yapmak üzere kurulmuştur. Gayemiz muntazam ve devamlı yayınlar yapmak olmadığından tesisatımız bir laboratuar çerçevesini aşmamaktadır.”

Ancak, ilerde yapılan yayınlar çok başarılı olacaktır ve eğitim amaçlarını aşarak Türkiye’de televizyonculuk bilincinin ve kültürünün oluşmasının temeli olacaktır.
Üniversite çevresi de bu girişime olumlu yanıt verir. Ne var ki, devlet mevzuatı ve bütçe sorunları nedeniyle gerekli malzemenin bir kerede değil de, üç kerede alınması kararına varılır. Bundan dolayı, gerekli cihazların alınması ve yayınların başlaması bir süre gecikir. Aslına bakılırsa bu gecikmenin en önemli nedeni Türkiye’nin ekonomik alanda uyguladığı siyasettir. Çünkü bugünlerde ithalat yasaklanmıştı. Bu yüzden, gereken verici ve kamera İTÜ TV’ye Philips firması tarafından bağış olarak verilmişti. Bu olayın gerçekten bağış mı, yoksa kanunları delmek içim bir plan mı olduğunu bugün çözemeyiz. Fakat, Türk siyasetinin özelliklerinden yararlanarak, bu uygulamanın yasayı delmek için hazırlanmış “masum bir plan” olduğunu düşünebiliriz.

O sıralarda, Santur’un gözde ve başarılı öğrencilerinden Adnan Ataman, Amerika’daki ihtisasını doçent olarak tamamlayarak yurda döner. Santur, öğrencisini TV yayınlarının başlatılmasıyla görevlendirir. Ataman Amerika’da tanıştığı televizyona büyük bir ilgi duymuştur, teklif de caziptir zira hocasıyla birlikte çalışacaktır. Bu sıralarda malzemelerin sipariş edildiği Hollanda’nın Philips firmasından ilginç bir teklif gelir: “Televizyon malzemelerinden kim sorumlu olacaksa, o bilim adamınızı gönderin; araç gereçlere yerinde alışsın.” Bu teklifin ardından, Ataman eşiyle birlikte Hollanda’ya giderek televizyonun Türkiye’de ilk adımını atacak olan cihazları tanır. Cihazlar geldikten sonra Taşkışla’da üç küçük odaya bir laboratuar hazırlanmaya başlanır. Üniversite binasının çatı katında bulunan bu üç odanın en büyüğü çekim stüdyosu olarak kullnaılacaktır.

Tv vericisi antensiz olacak değil ya, bu kez de anten sorunu ortaya çıkar. Türkiye’ye henüz televizyon girmediği için, anten işini yapabilecek bir uzman henüz yoktur. Sonunda, böyle yükseklere çıkabilecek kişinin ancak bir minare ustası olabileceği düşünülür. Perşembe Pazarı’nda gemi direği yapanlara on metre yüksekliğinde, gemi direğinden bozma bit anten direği hazırlattırılır. Hava soğuk olmasına rağmen yetkililer anteni kurmayı başarırlar.
Ama bu anten ilk etapta pek fazla bir görev üstlenemeyecektir. Çünkü ilk yayınlar dışa yönelik değildir. Zaten dışarıya yönelik yayın yapabilse bile, o dönemde Türkiye’ye henüz şahıs malı televizyon alıcısı girmemiştir. Türkiye’deki alıcı sayısı dördü İTÜ’de, üçü bu işle meşgul olan öğretim görevlilerinin evlerinde, kalanı ise de Beyoğlu’ndaki dükkanların vitrininde olmak üzere toplam 10’dur. Böylece, Philips’ten sağlanan 100 Watt’lık bir verici ve bir adet “süper ikonoskop” kamera ile yayına başlar. Yayınların başlamasıyla “İTÜ TV Deneme Yayını” flaması da ekranda dalgalanmaya başlar. Hatta, sürekli vantilatör çalıştırılır ki flama iyice dalgalansın…
Burada tarih konusunda bir saptama yapmakta yarar var. Türkiye’de televizyonun doğum günü 1952 yılının mart ayı içerisindedir. Öte yandan, ilk yayın tarihi ile ilgili çelişkili bilgiler de bulunmaktadır. M. Tali Öngeren ilk yayının 9 Temmuz 1952 günü gerçekleştiğini yazar. Emir Turam da Öngeren’le aynı tarihi verir. Hatta, bu tarihin 1960’ların başlarında olduğunu yazanlar bile olmuştur. Ancak, ilk yayın tarihi günü belli olmamakla birlikte 1952 yılının mart ayı içerisinde olduğu açık ve kesindir.
İlk yayınların teknik özelliklerine gelince, konferans, konuşma ve skeç gibi sahneleri doğrudan doğruya naklederken bir “süper ikonoskop” kamerası kullanılmaktadır. Stüdyoya bitişik oda kontrol ve kumanda odasıdır. Burada sinyal jeneratörü ve resim monitöründen başka 35 mm’lik bir sinema projektörü ve sinema kamerası ve bir plak çalma makinesi ve ses monitörü mevcuttur. 35 milimetrelik sesli filmleri nakletmek mümkündür. Koridorun öbür ucunda bulunan diğer odada da 100’er Watt’lık iki ufak verici vardır. Bunlardan birisi resim, diğeri ses yayınlamaya yaramaktadır. Resim 62,25 Mc/s’lik bir frekansla, ses ise 67,75 Mc/s üzerinde çalışmaktadır.
Mustafa Santur ilk yıldaki eksiklerini ve amaçlarını da şöyle açıklamakta:

"Antenimiz şimdilik bir geniş band dipolünden ibarettir. Lakin bu anteni ilk fırsatta değiştirip yerine kazancı daha büyük olan daha müessir bir anten koyacağız. Bu surette verici gücümüzü arttırmadan alan şiddetimizi arttırmış olacağız. Önümüzdeki aylarda stüdyomuzun eksiklerini tamamlayacağız. Sonra cihazlarımızın aksayan bazı kısımlarını ıslah edeceğiz. O zaman daha muntazam deneme yayınlarına başlamak imkanız bulacağız.”
İlerleyen haftalarla birlikte, yayınlar düzene girer. 1953 yılına gelindiğinde, halk arasında artık “Televizyon seyrediyor musunuz?” sorusu yavaş yavaş duyulmaya başlanır. İTÜ TV yöneticilerinin amacı, bu ilgiyi bilimsel yöne çekmektir. Yetkililer yayınların daha çok sayıda seyirci tarafından izlenmesi arzular. Bunun amacı da yayınların teknik yönden kalitesini ölçebilmek, yapılan bilimsel çalışmaların sonuçlarını öğrenmektir. 1953 yılında İTÜ’nün Gümüşsuyu’nda bulunan konferans salonuna bir alıcı konulur ve yayınların kalabalık bir seyirci kitlesi tarafından izlenmesi sağlanır. Halkın büyük beğenisi ve desteği üzerine İTÜ TV’nin haftalık yayını zamanla halka açılır. Rektörlük bu konuda gerekli izni verir ve bunu bir basın bülteniyle kamuoyuna bildirir. “Teknik Üniversite’nin Gümüşsuyu binasındaki konferans salonunda bulunan alıcılardan yayınların izlenebileceği ve salonun her Cuma saat 17:00 ile 18:00 arasında açık olduğu” halka duyrulur.

Bir izleyici konferans salonundaki izlenimlerini ve televizyon yayınlarını şöyle anlatmakta:

“Bilmem, hiç televizyon makinesi gördünüz mü? Televizyon verici aletleri de aynen film makineleri gibi… Aletin objektifi, emisyon yapan sanatkar üzerinde tutuluyor. Eğer artist hareket ederse, bu hareketlerle muvazeneli olarak oynatılıyor. Dışarıda da alıcı makineler, bildiğimiz radyo gibi… Yalnız üzerinde camdan ve konkav bir ekran var. Evvela ince çizgiler, sonra da televizyon üzerindeki bir düğme vasıtasıyla hayaller netleştiriliyor.”

Bununla birlikte, ilk yıllardaki seyircilerin önemli bir görev ve işlevleri vardır. Yayın bittikten sonra veya yayın sırasında İTÜ TV’ye telefon etmek ve yayınların kalitesinin nasıl olduğunu bildirmek. Bu görevi mektupla da yapmak mümkündür. Ancak, yetkililer daha çok telefonla yapılan uyarıları dikkate alarak, anında düzeltmeler yapmak yoluna gitmişlerdir. Mektuplar daha çok teşekkür niteliğinde ve programların içeriği ile ilgilidir.

EKRANIN İLKLERİ

Bu dönemlerde ilk yayını çeken kameraman, görüntüyü ışıklandıran ışıkçı, ses ayarını yapan teknisyen, ekrana çıkan sanatçı, programı sunan spiker “ekranın ilkleri” olarak Türk televizyon tarihine geçmişlerdir. Örneğin, ilk kameraman Adnan Ataman’dır. İlk dekor ise biri kahverengi, diğeri gri iki perdeden oluşmaktadır. İlk spiker ve televizyon sunucusu İTÜ’nün orkestrasını çalıştırırken İTÜ Radyosu’nda spiker ve programcı olan Fatih Pasiner’dir. Fatih Pasiner TV’de spikerliğe başladığı zaman “hitap” konusunda bazı küçük sıkıntılar da yaşamıştır.

“Anons hiç alışık olmadığımız bir tarzda yapıldı. Çünkü radyolarımızın düğmesini çevirdiğimiz zaman karşımıza çıkan spiker, bize daima “sayın dinleyiciler” diye hitap ettiği halde, televizyon spikeri “sayın seyirciler” diye seslendi…”

Sonra, Pasiner buna bir çözüm bulur ve “Sayın seyirci ve dinleyiciler” demeyi uygu görür ve bu yıllarca böyle devam eder.

Bana kalırsa, Pasiner’in “sayın seyirciler ve dinleyiciler” demesinin önemli bir nedeni de var: ilk yıllarda, televizyona “görüntülü raydı” denildiğini anımsayacaklardır, televizyon köye geldiği zaman belediye başkanı “vizontele”yi, halka “radyonun görüntülüsü” olarak anlatmıştı. Sanırım, Pasiner bundan yola çıkarak radyo olduğu için dinleyici, görüntülü olduğu için seyirci demeyi tercih etmiştir. Şimdi düşündüğümüz zaman çok basit geliyor, ama o yıllarda spikerler arasında ciddi bir tartışmaya yol açtığı kesin.

Ekrana çıkan ilk sanatçılara gelince, bunların başında Feriha Tunceli gelir. Nebahat Yedibaş, Cevdet Çağla ve Hüsnü Coşar ile birlikte çıktıkları ilk programlarında aletlerin odaya zor sığdığı bilinmektedir. Bu yüzden bir iki enstrümanla yaptıkları programlarda stüdyonun 35-40 dereceye yükselen sıcaklığı onlara ecel terleri döktürür. Feriha Tunceli ilk TV konserini şöyle anlatır:
“Doğrusu televizyonun adını duymuştuk ama, hakkında fazla bilgimiz yoktu. Ben o sırada konservatuarı yeni bitirmiş, tecrübesiz bir sanatçıydım. Bunlara bir de ilk kez, pek bilmediğimiz televizyonun heyecanını eklerseniz… Aslına bakılırsa, o stüdyoya zaten bir kemanla bir ud zorlukla sığmıştı. Şöyle bir köşeye sıkışmış gibiydik. Bir yandan kameranın çekilişini izliyor, öte yandan da alıcıda görüntüyü seyrediyorduk. Merak uyandırıcı idi. Derken kamera karşısına geçme sırası bize gelince, işte yukarıda söylediğim heyecan kasırgası esmeye başladı. Televizyondan önce, bir şarkı söyledik mi, bir konser oldu mu, arkadaşlarımıza koşar, nasıl söylediğimizi sorardık. Televizyonda ise, programım bitince, stüdyodaki arkadaşıma gitmiş ve nasıl söylediğimi değil, nasıl göründüğümü sormuştum.”

Zaman geçtikçe, hem yayınlarının kalitesi ve içeriği hem de izleyici sayısı artmıştır. Ancak, yine de, televizyon İstanbul’un her yerinde bilinmiyor ve alıcı sayısının azlığından dolayı herkes yayınları izleyemiyordu. 18 Mart 1954 tarihinde yayınların rekor sayılabilecek sayıda izleyiciye ulaşması bakımından önemli bir tarihtir. Cağaloğlu Öğrenci Lokali’nde “İstanbul Kültür Konferansları” başlıklı bir sunum yapmıştır. Salona getirilen üç alıcı sayesinde konferansa gelenler, çoğu ilk defa, yayını izleme şansını yakalamıştır. Bu tarih gerek halka açık gösterim yapılmasından, gerek izleyici rekoru kırılmasından, gerekse televizyonun halk arasında hızla yayılmaya başlamasından dolayı önemlidir. Adnan Ataman’ın vermiş olduğu bu uygulamalı konferansla teevizyona duyulan ilgi ile birlikte, bu konuda gönüllü olarak çalışmak isteyenlerin de sayısı giderek artar. Zaten, İTÜ TV’nin başarısını en iyi olarak gönüllülerin “amatör ruhu” açıklar.

Bu gönüllerden birisi de Arif Yesari’dir. Yesari, İTÜ TV’nin ilk yılarlıdan itibaren konuşmalar hazırlar, hikaye okur, Fatih Pasiner’le birlikte müzikli şiir programı düzenler. Bunun yanında, Yesari’nin en önemli özelliği televizyonda ilk tiyatro oyununu gerçekleştiren kişi oluşudur. Yesari’nin “Mektup” adlı otuz dakikalık piyesinde, yazarın kendisi, Gençlik Tiyatrosu’ndan İlhan Damacı, Ali Keskiner ve Nisa Ersan'la birlikte rol alır. Nisa Ersan, 1970li yılların ünlü ve başarılı tiyatro sanatçısı Nisa Serezli'den başkası değildir. 23 Aralık 1954 akşamı ekrana gelen bu piyes büyük ilgi çekmiştir. Bu yıllarda basında İTÜ TV ile ilgili en fazla yer alan haber bu olmuştur.

İTÜ TV'nin düzenli programlarından biri de "Hava Durumu"dur. Hava Durumu yayına girdiği 1954'ten itibaren en fazla ilgi çeken programların başında olmasının yanı sıra, ara verilmeden İTÜ TV'nin kapanışına kadar yayında kalan ender programlardan biridir. Bu programı yapması için Taşkışla Stüdyoları'na Amerikalı Meteoroloji Profesörü Sidney Tweles davet edilir. Fakat küçük bir sorun vardır: Tweles Türkçe bilmemektedir. Bundan dolayı, programa genç meteoroloji uzmanı Ali Esin de çağrılır. Tweles her hafta programa gelemeyeceği için ikinci hafta Ali Esin'i gönderir ve ekler:

"Bak Ali, yurdunuzda televizyon yeni başlıyor. Daha doğrusu ilk adımlarını atmaya çalışıyor. Tıpkı televizyon gibi, bizim bilim dalımız meteoroloji de az tanınınıyor. Gereği kadar bilinmiyor. Benden sana öğüt: Ne olursa olsun, televizyona çık ve mesleğini ülkene tanıt! Meteoroloji bilmek bir uygarlık belirtisidir."
1955 yılına gelindiğinde, yayınlar bir ara iyice seyrekleşir ve her hafta yapılan yayınlar iki haftada bir yapılmaya başlanır. Bunun en önemli nedeni ise bu işe gönül verenlerin vaktinin sınırlı olması ve televizyonda çalışanların tamamına yakını öğrenci olduğu için sınavlarına da hazırlanmak zorunda olmalarıdır. Bu yılın ilk aylarında gösterilen programlara gelince, 13 Ocak'ta televizyonda ilk defile, beş yaşında piyanist Beril Meto, Johnny Bohag, Necdet Koyutürk, Vural Sözer, Olga Olcay ve Laika Karabey konser, hikaye, şiir ve temsil programları yer alıyor.

1956 yılına gelindiğinde ise, televizyona televizyona duyulan ilgi birden artıyor. Bunun en önemli nedeni alıcı sayısının artması, dolayısıyla televizyon kültürünün oluşmaya ve yerleşmeye başlaması ve sonuçta gazetelerde bu konuyla ilgili yazı ve haberlerin artmaya başlaması. Ayrıca, yayınlar da tekrar her hafta yapılmaya başlanıyor. Bu dönemdeki gazetelerdeki haber ve yazılardan biri şöyle:
"İstanbul Teknik Üniversitesi Yüksek Frekans Eğitimi Kürsüsü'ne bağlı olarak birkaç yıldır tecrübe yayınları yapan İstanbul Televizyon İstasyonu, 1 Kasım Perşembe günü başlıyor. Bu kürsünün profesörü Mustafa Santur ile doçenti Adnan Ataman'ın teşebbüs ve gayretleriyle başlayan bu mütevazı denemeler, her hafta perşembe günleri saat 17-18 arasında bu yıl da devam edecek. Tabii yüzde yüz amatörce. İstanbul Televizyonu'nun verici postası eski Taşkışla binasındaki Mimarlık Fakültesi'nin en üst katında. Perşembe günleri program saatinde Gümüşsuyu'ndaki binanın hangi dershanesi boş olursa, oraya bir alıcı makine koyup davetlilerin televizyon seyretmesi sağlanıyor. Teknik Üniversite televizyon postasının neşir sahası 20-30 kilometrelik bir çevre. Şehrin yüksek noktalarından, basık yerlere nispetle daha iyi alınıyormuş. Zira verici merkezin anteni ile alıcı alet anteni arasında herhangi bir engel bulunmaması yani resmin naklini önlememesi şart. Alakalıların şimdiye kadar yaptığı soruşturmalara göre, İstanbul Televizyonu'nun en net Adalar'da alındığı anlaşılmış. Buna mukabil Florya'dan ancak sesi duyulabiliyormuş ve resim alınamıyormuş. İstanbul'da alıcı televizyon makinesine sahip "elli altmış" aile olduğu tahmin ediliyor. Bu aletlerin ekserisi, memleketimizden ayrılan Amerikalı'lardan satın alınmış."
Bu arada, İTÜ TV'nin komşuluk ilişkilerini derinden etkilediğini ve "telesafirlik" kavramını ortaya çıkardığını söylemeliyiz. Televizyon İstanbul'da büyük bir heyecanla karşılanmıştı. Ama alıcı sayısı yok denecek kadar azdı. Yayınlar ilk başladığı zaman İstanbul'da sadece 10 alıcı mevcuttu. 1953'te 30, 1955'te 40 ve 1957'de de 160-170 kadar alıcıolduğu tahmin edilmekteydi. Bu yüzden dönemin popüler deyimiyle "telesafirlik" kavramı ortaya çıktı. Televizyonu olmayanlar, olanların evine misafirliğe gidiyordu. Çocuklar, televizyonu olan evlerin pencereleri önünde birikip yeni teknolojiye olan ilgilerini gösteriyorlardı. Bunun yanı sıra, vitrinlerinde televizyon bulunan mağazaların önünde izleyicilerin birikmesinden dolayı yayın saatlerinde trafiğin kapanması da başka bir örnektir.

1957 yılında her perşembe süren yayınlar artan bir ilgiyle izleniyor. Ataman ve öğrencileri teknik yönü geliştirirken, gönüllü televizyon öncüleri de yayınları dolduruyorlar. Ali Esin'in hava raporu ve İbrahim Gökçe'nin trafik konuşması muntazam olarak devam ederken Pertev Tunaseli de spor konuşmaları yapmaya başlıyor. Diğer programlar ve yayına gelen sanatçılar da şu isimlerden oluşuyor: Ahmet Şener ağız mızıkası, Malatyalı Fahri de halk havaları sunar; Günçin Bayburt'tan bale izlenir; Adnan Şenses, Semra Atalay ve Coşkun Erdem müzik programlarında solist olarak yer alırlar. Gençlik Tiyatrosu'nun temsilleri de sürekli gösterilir. Bu arada, program eksik olduğu haftalarda, spiker Fatih Pasiner ekrana çıkarak izleyicilerle telefonda sohbet eder. İzleyiciler televizyon üzerine sorular sorar; o da elinden geldiğince yanıtlamaya çalışır. İzleyici kendi adını ve sesini televizyonda duyunca ayrı bir sevinç duyar. Aynı yılda, "TV'de Sinema"nın temelleri atılır. İlk olarak "Hitit Güneşi" gösterilir. Zeki Müren'in baş rol oynadığı "Berduş" filmi gösterilirken elektrik kesilir ve yayın da film de yarıda kalır. İTÜ TV Taşkışla stüdyosunda yayınlarını sürdürürken, yöneticiler de bir yandan yayınların kalitesini artırma çabası içindedir. Bu amaçla 17 Ekim 1959 günü Maçka'daki İTÜ binasının çatısına bir anten dikilmiştir ve gelecekte bu anten sayesinde yayınların teknik kalitesi artacaktır. Ancak, yayınlar hala Taşkışla binasından devam etmektedir.

1960 yılında İTÜ TV bir duraklama dönemi yaşamıştır. Siyasal tarihimizde önemli bir tarih olan 27 Mayıs 1960, ülkemizde yeni yeni gelişmekte olan televizyon yayınlarını geçici süre için durdurmaktan geri kalmamıştır. 28 Nisan 1960 günü İTÜ TV'nin yayınlarına "ara verdirilir". 2 Mayıs 1960 günü saat 16.00'da da İTÜ Radyo ve Televizyonu polis tarafından mühürlenir. Beş ay süren bu "susturuluş" 6 Ekim 1960'ta yayınların başlaması için yeniden izin alınması üzerine sona erer. Fakat teknik arıza nedeniyle o gün yayın yapılamaz. İTÜ TV 10 Ekim 1960'ta "Devrim ile ilgili haber filmlerinin gösterilmesi" şartıyla tekrar izleyicilerinin karşısına çıkar. Yassıada ile ilgili bazı haber filmlerinin "sundurulduğu" bu yayından sonra, diğer haftalar da aynı şekilde düncel haber filmlerinden oluşan yayınlar "yaptırılır". 17 Kasım 1960'ta ise normal yayın akışına geçilir.

Normal yayın akışına geçildikten sonra İTÜ TV'de yeni programlar yayınlanmaya devam ediyor. Bunların başında yarışmalar ve günümüzde "Talk Show" olarak bilinen müzik ve eğlence programları geliyor. Yarışma programlarının hazırlanmasında ve sunulmasında Halit Kıvanç ön plana çıkıyor. Ancak, Kıvanç yarışma programları başlamadan önce büyük sıkıntılar da yaşıyor:
"Bir kere TV ekranına çıkmaktan korkuyorduk büyük çoğunluk.[Yarışmacılar ve Jüri] Bir yarışma programında jüri olarak oturmasını arzuladığım çok ünlü bir film yıldızı ile gene çok ünlü bir tiyatro sanatçısı özür dilemişlerdi. İkisi de "Ne olur, beni televizyona çıkarma! Korkuyorum." demişti. Bazısı da yarışmaktan çekiniyordu. Bu durumda en büyük destek, öğrenciler ve okullar olacaktı. Bizler de öyle yapmıştık."

Yayınlanan ilk yarışma programı "Talih Kuşu" adındaki bilgi yarışmasıdır. Kıvanç bu programı İTÜ TV'nin ilk yıllarından kapanışına kadar geçen sürede aralıksız olarak görev alan Vural Tekeli ile birlikte yapmış. Soruları çoğu kez Tekeli, büyük bir ciddiyet ve önemle kendisi hazırlamış. Aynı zamanda İTÜ'den diğer öğretim görevlileri ve lise öğretmenleriyle birlikte yarışmanın jüri üyeliğini yapmış. Lise öğrencilerinin bilgilerini ölçmek için tasarlanmış olan bu yarışmada, İstanbul Serofinil Derneği'nin derece alanlara kanarya hediye etmesinden dolayı, yarışmanın adı "Talih Kuşu" olmuş.
Çok ilgi gören ve beğenilen bir diğer yarışma programı da "Mini Gol"dür. Halit Kıvanç bu yarışmayı Almanya'da görüp beğenmiş ve İTÜ TV'de uygulamayı düşünmüş. Spor-Toto İstanbul Müdürlüğü'nün yaptırdığı delikli kaleye izleyiciler ve bir futbol takımının bazı oyuncuları katılarak üçer atışta en çok gol atmayı başaran kişi olmaya çalışırlarmış. Göztepeli Nevzat gibi ünlü futbolcuların gelmesi programa ilginin artmasını sağlamış. 1961 yılına gelindiğinde programlar ve dolayısıyla konuk olan sanatçıların sayısı ve çeşitliliği artar. Bunların başında edebiyat yarışması, Özdemir Asaf'ın konuşması, Ayşegül Çilli'nin spor programları ve Yücel Hekimoğlu'nun sinema yıldızlarıyla röportajları gelir.

Bununla birlikte, günümüzdeki "Talk Show" programlarının temeli de yine bu yıllarda Fecri Ebecioğlu tarafından İTÜ TV'de atılmış ve en çok ilgi gören ve konuşulan programların başında yer almıştır. Ebecioğlu düzenli olarak hazırladığı show programlarına o yılların en çok istek gören sanatçılarını getirmeyi başarmıştır. Ayrıca günümüzde TGRT'de yayınlanan Erkan Yolaç'ın "evet-hayır" yarışması ilk kez İTÜ TV ekranlarında gösterilmiş.
Ebcioğlu Show'da ilk zamanlar piyanist Feyzi Aslangil, Öztürk Serengil, Gönül Yazar, Necla İz, Zekai Apaydın; ilerleyen yıllarda Yalçın Ateş orkestrası eşliğinde Altan Erbulak ve Nuri Sesigüzel ve 1969 yılının ilk aylarında da aynı programda Ajda Pekkan ve Zeki Müren konuk olmuşlardır. Bu sanatçılar hiçbir ücret almadan, Fecri Ebcioğlu'nun daveti üzerine programlara katılıyorlardı. Hatta, programın ilgi görmesi üzerine, sanatçılar programa katılmak için İTÜ TV'ye kendileri teklif götürmeye başlarlar.

Zeki Müren ve Ajda Pekkan katıldıkları programda büyük ilgi görmüş ve İTÜ TV'ye teşekkür telefonları yağmıştı. Birçok insan onları ilk kez görmüş ve izlemişti. O gece, Müren siyah ayakkabılarının taşlarla işlenmiş topuğundan, siyah elbisesine ve yakası ferbelalı beyaz gömleğine kadar giyimine büyük bir ilgi göstermişti. Bu titizlikte Adnan Ataman'ın uyarı niteliğindeki ricası da etkili olmuştu. Ataman, Müren'in seyircinin tepkisine neden olabilceğini düşünerek çok dikkat çekici giyinmemesini istemiş. Çünkü önceki yıllarda Fatih Pasiner sıcaktan dolayı bir programa gömlekle çıktığı için tepki telefonları almıştı.
Bu yılları yaşayanların unutamadığı bir gece vardır; Ebecioğlu'nun bir showuna İsrailli sanatçı Mercedes ve gitarist eşi de katılır. Ebcioğlu gitaristin elini sıkarken birden ikisi yere düşerler ve kimse ne olduğunu anlayamaz. Meğer mikrofona gelen kabloya topraklama yapılması unutulmuş ve Ebcioğlu'nu elektrik çarpmıştır. Aldo Dorfani hemen yayını kapatır. Kısa bir süre sonra tekrar yayın başlar ve şu anons yapılır: "Acil! Bir doktor İTÜ TV'ye bekleniyor!" İzleyiciler endişelerinden dolayı telefona sarılırlar, ama hatlar kilitlenmiştir. Kısa sürede birden fazla doktor stüdyoya yetişir ve önemli bir sorunu olmayan Ebcioğlu da bu arada kendisine gelir.

1962 ve 1963 yıllarında da İTÜ TV'de tiyatro oyunları ve müzik programları gösterilmeye devam eder. Örneğin, İstanbul Şehir tiyatrosu sanatçıları (Gönül Ülkü, Suna Pekuysal ve Deniz Uyguner) "Hırsız Kız"ı oynarlar. Zeynep Değirmencioğlu "Ayşecik" rolüyle ve Türkan Şoray da genç sinema yıldızı olarak ekranda bu yıllarda boy göstermeye başlar. Bunlardan başka, Behçet Kemal Çağlar'ın sohbeti, Ahmet Mekin'le röportaj, Nevim Şengül ve Emel Sayın'dan şarkılar ve Cem Karaca Show Topluluğu gösterilen diğer programlardır.

Ayrıca, 1963 yılının önemli bir yayını da "TV'de İngilizce"dir. "Let's Speak English" adıyla düzenli olarak verilen dersleri takip edenlerin sayısı hiç de az olmamıştır. Bunun ilgi görmesi üzerine Almanca dersleri de yayına girmiştir. Böylece, televizyondan öğretim alanında da yararlanılabilceği gösterilmiştir. Almanca derslerinden dolayı, İTÜ TV'nin çalışmaları Alman basınına da yansır. Hör Zu adındaki magazin, İTÜ TV'nin çalışmalarını ve işleyişini, bazı bölümlerinde "alaya alarak" okuyucalarına duyurur.

5 Aralık 1963 günü de İTÜ TV tarihi açısından önemli bir gündür. Bu tarihte yayın Maçka'daki yeni İTÜ TV stüdyosundan yapılmıştır. Maçka'daki stüdyo Taşkışla'dakine göre daha geniş ve kullanım kolaylığı açısından bu iş için çok daha uygundu çünkü burası doğrudan stüdyo olarak planlanmıştı. Böylece, çeşitli show, yarışma ve programlar bu stüdyoyu haftada bir gün ünlü sanatçıların buluşma yeri haline getirmişti. Bu tarihten sonra yayınlar Maçka'dan yayınlanmaya devam etti. Ayrıca, Haluk Buran diploma ödevi olarak vericinin gücünü 500 Watt'a çıkarmış ve yayınlar da çok daha geniş alana yayılmıştı.

Bunların yanı sıra, İTÜ TV'nin bu yıllardaki önemli aktivitelerinden birini de "naklen yayın"lar oluşturuyor. İlk naklen yayın tarihi, eski adıyla Mithatpaşa, günümüzdeki İnönü Stadı'nda Türkiye'nin 2-1 kaybettiği Sovyetler Birliği maçının oynandığı 12 Kasım 1961'dir. Bu tarihte Adnan Ataman'ın masa takviminde "Türk-Rus milli maçının damdan televizyondan nakli. Tarihi bir gün..." notu vardır. Notta da gördüğümüz gibi bu yayın "damdan" yapılmıştır. İTÜ TV o günün şartlarında iki nokta arasında bağlantı kurmayı sağlayan link hattına sahip değildir. Bundan dolayı, kamera İTÜ Taşkışla binasının damına çıkılarak maç yayınlanmıştır. Tekeli, link hattı kullanılmadığı için bu yayının "naklen" değil, aslında "hırsız yayın" olduğunu ifade ediyor. Bu hırsız yayını 1 Ocak 1962 günü yayınlanan Fenerbahçe-Galatasaray maçı izledi. Ardından, 27 Mart 1963 günü Türkiye-İtalya karşılaşması "damdan" naklen yayınlandı. Kameralar başka bir stada ya da gösteri alanına taşınamadığından ve Taşkışla binasının damındaki görüntü Mithatpaşa Stadı ile sınırlı kaldığından, yayınlanan maçların hepsi bu statta oynanan maçlardı.

 

Gerçek anlamda ilk naklen yayın, 21 Ekim 1965 günü İTÜ TV'nin açılış töreninin yayınlanması oldu. Bu yayın Philips'in İTÜ TV'ye verdiği bir link ve VIDICON kamera sayesinde Gümüşsuyu'ndan Maçka'ya gerçekleştirlir. Bu yayında Vural Tekeli hem kamerayı kullanır hem de öğretim görevlilerinin iyi tanıdığı için spikerlik görevini üstlenir. Böylece, gerçek anlamda ilk naklen yayın gerçekleştirilir.

Açılış töreninin başarıyla yayınlanmasından sonra, adeta bir naklen yayın fırtınası başlar. Çünkü, önceki naklen yayınların arasındaki süreç yıllar olurken, 1966 yılından itibaren bu süreç günlere dönüşüyor. Her yönden hazırlıklı, link kullanılarak ve teknik açıdan noksansız denebilcek ilk naklen maç yayını 1 Mayıs 1966 günü gerçekleşir. Bu tarihteki Fenerbahçe-Beşiktaş maçında kamera ilk kez stat içine yerleştirilir ve yayın aralıksız olarak sürdürülür. Maçın golsüz bitmesi ise İTÜ yetkililerinin "Bir gol bile nakledemedik!" üzüntüsünü yaşamasına neden olur.

Bunun ardından, bu başarılı naklen yayından cesaret alan İTÜ çalışanları 9 Mayıs'ta Hürriyet Altın Mikrofon Müzik Yarışması'nı Fitaş Sineması'ndan naklen yayınlarlar. 19 Mayıs'ta da Gençlik Bayramı kutlamaları izleyicilerine başarıyla ulaştırırlar. Bazı güreş turnuvaları, Milliyet Liseler Arası Müzik Yarışması Finali, İTÜ'de gerçekleşen bazı açıkoturum ve konferanslar, Lütfi Kırdar Spor Sarayı'ndan Kafkas Balesi gösterisi, bilgi yarışması, güzellik yarışması ve önemli maç yayınları seyirciye ulaşan diğer olaylardır.

İTÜ TV normal yayınlarını sürdürürken, artık Türkiye'de kamusal alanda da televizyon konuşulmaya ve tartışılmaya başlanmıştı. Görüntüye dayanan elektronik haberleşmenin yapılıp yapılmaması tartışmaları sürdürülmekteydi. TRT'nin kurulması ile bu konudaki çalışmaların hızlandığı, yurtdışından gelen uzmanlara bu konuda raporlar hazırlattıldığı görülmektedir. Ancak, radyo oyunlarının henüz ülkenin her yerine ulaşmaması, televizyon ile ilgili yatırımların çok fazla harcama gerektirmesi gibi nedenler televizyonun devlet tarafından ele alınmasını geciktirmiştir. Bu nedenledir ki, I. Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda yayın konusunda yapılan yatırımlar radyo ile ilgili olmuş, televizyonun kurulmasına ilişkin herhangi bir yatırım öngörülmemiştir.

Öte yandan I. Beş Yıllık Plan'da olmamasına rağmen TRT, kurum olarak televizyon kuruluş hazırlıklarına başlar. Almanya ile yapılan anlaşma çerçevesinde Televizyon Eğitim Merkezi'nin yerleşeceği bina TRT tarafından sağlanacak, buranın teknik donanımını da Almanlar temin edecekti. Eğitim Stüdyosu dışa dönük yayınlarda kullanılmaması için bir verici antene bağlanmayacak, kapalı devre televizyon yayınlarıyla televizyonun gelecekteki teknik ve program personelinin yetiştirilmesine çalışılcaktı. Mithatpaşa'daki stüdyonun kurulması bittikten sonra, Alman yetkililer Ankara'ya gelir. Kurulan ekibin başına getirilen yetkili şunları anlatır:

"Bir Alman televizyon program uzmanı anlaşmanın kendisine sağladığı konforlu koşullarda Ankara'da uzun süre oturduğu halde eleman yetiştirmek için hiçbir çabaya katlanmamış, eğitim stüdyosuna bile yalnızca birkaç kere inmekle, oralarda dolaşmakla yetinmiştir."

Hazırlıkların ardından, ilk kapalı devre yayın 16 Ocak 1967 tarihinde Meclis Bütçe Komisyonu'na gösterildi. Bu yayınlar yıl içerisinde sıklaşarak ve çeşitlenerek sürdürüldü. Açık yayınların 1968 Ocak ayında yapılması planlandığı için hazırlıklar bitmemesine rağmen ilk televizyon yayını mono olarak 31 Ocak 1968 tarihinde yapıldı.

Halka açık deneme yayınlarının başlamasından epey sonra, 1969 yılının kasım ayında Yüksek Planlama Kurulu, 1971 yılında Türkiye çapında ulusal bir televizyon şebekesinin kurulmasını ve bunun için de gerekli hazırlıklara 1970 yılında başlamasını kararlaştırır. Emir Turam'ın da belirttiği gibi, önce planlayıp sonra harekete geçecekleri yere, önce başlayıp sonra planlama yapmaları Türk bürokrasisinin nasıl işlediğini ortaya çıkarmaktadır.

Bu arada İTÜ TV de normal yayınlarını sürdürüyordu. Ancak, bir üniversite televizyonunun, döneme adını veren öğrenci olaylarından etkilenmemesi düşünülemezdi. 7 Haziran 1969 günü yapılan yayın öğrencilerin baskısı üzerine yarım kalır. Habere göre, molotofkokteylleri sunucu ve davetlileri duman içinde bırakmış ve park edilmiş otomobillerin de lastikleri kesilmişti. Saldırının nedeni ise televizyonun zengin zümreyi eğlendirmeye yönelik olmasıdır. Benzeri protestolar o günlerde sık sık yapılmaktaydı. Bu hareketli günleri çok iyi bilen Vural Tekeli şunları anlatıyor:

"Stüdyo molotofkokteyli atılması ve içerdekilerin duman içinde kalması doğru değil. Bütün olaylar stüdyonun dışında olmuştu. Aslında talebeler bize ve yayınlara karşı değillerdi. Siyasi kışkırtmalar neticesinde bu olaylar yaşandı. Olaylara katılan talebelerin iddiası 'İçeride karı oynatıyorsunuz; eğlendiriyorsunuz. Zengin zümrenin gününü gün etmesini sağlıyorsunuz' idi. Bundan dolayı yayını durdurmaya geldiler. Gelenler bizim arkadaşlarımızdı. Çok defa söylediklerinin doğru olmadığını anlattım. Beni sevmelerinden ve bana güvenmelerinden tatsız bir olay olmamıştı. Fakat, bir defa arabaların lastikleri bıçaklanmıştı. Ancak, talebeler hiçbir zaman stüdyoya giremediler."

Yine bu günlerde İTÜ TV'de görev alan Duran Leblebici konuyla ilgili şu bilgileri aktarıyor: "İşgal olayının nedeni öğrenci olaylarıdır. Bu sırada Aldo Dorfani korsan yayının engellenmesi için vericinin kristalini çıkarmıştı. Ama öğrenciler hiçbir zaman ne stüdyoyu ne de yayını ele geçirebildiler." Dönemin başka bir şahidi Esen Yücel de işgali basitçe "sağ-sol olayları" diye açıklıyor.
Bana kalırsa, bu işgali anlayabilmek için bu dönemki öğrenci olayları iyice özümsemek gerekir. Tekeli'nin aktardığı "...zengin zümreyi eğlendiriyorsunuz.." cümlesi işgalin nedenini ortaya çıkarmakta. Bu işgal üretim araçlarının mülkiyetine ve çeşitli toplumsal ayrıcalıklara sahip sınıfa karşıdır. Marsizme göre bu, ezilenlerle ezenler, sömürülenlerle sömüren arasındaki bir çatışmadır. Uzun süren öğrenci boykotları nedeniyle İTÜ TV son yayınını 6 Mart 1970'de yaptıktan sonra 12 Mart askeri darbesinin hemen ardından 13 Mart'ta yayınlarını kesmek zorunda kaldı. İTÜ TV yayınların ekim ayından itibaren yeniden başlamasını planlıyordu. Ataman, yayınları kesmeye gönülleri razı olmadığını, cihazlarda tahribat olmadığını ve böyle bir teşebbüsle karşılaşmadıklarını ve bu konuda ortaya atılanların söylentilerden ibaret olduğunu söylemiştir. Ancak, yayınlar başlamamıştır.

Bu arada, 1970 yılının mayıs ayında Belediye'ye ait bir "korsan TV" bir hafta boyunca yayın yapmıştır. Zengin iş adamları Esat Konuk ve Nahit Aksekili'nin desteklediği ve Fatih Pasiner'in de teknik sorumlu olarak görev aldığı bu yayınların amacı modern istasyonların bir Türk firması tarafından kurulabileceğini göstermekmiş. Bu kişiler aynı zamanda "Televizyon Sevenler Cemiyeti"nin de kurucularıdır. Ama bu yayınlar sadece bir hafta sürer.
1968 yılının ilk aylarından itibaren Ankara'da izlenebilen TRT yayınları siyasi çekişmeler içinde devam etmiştir. 1970 yılına gelindiğinde TRT İstanbul'da da yayınların başlaması gerektiği fikrine varmıştı. Bu yönde çalışmalara başlayan Almanlar, 1971 yılında İstanbul'da yayınları başlatmayı planlıyorlardı. Fakat, İstanbul'da yayınların sıfırdan başlaması da kolay değildi. Cumhuriyet'te TRT kurumunun TV yayını için kendileriyle işbirliği yapma teklifi ise TRT'nin yıllardır kendileriyle hiç ilgilenmemiş olmasından ve İTÜ TV'nin yok sayılmış olmasından dolayı reddedildiği haberi bulunmasına rağmen, Özden Ataman TRT'den hiçbir zaman böyle bir teklif gelmediğini söylüyor. Öte yandan, Nihat Erim'in Adnan Ataman'ı telefonla arayarak İTÜ TV'ye ait stüdyo ve cihazların TRT'de kullanılmasını rica ettiğini ve TRT'nin bundan sonra İTÜ TV'nin cihazlarını kullanarak İstanbul'dan yayına başladığını belirtiyor.

En son yayınını 1970 ylının mart ayında yapan İTÜ TV, 25 Nisan 1971 tarihinde Türkiye-Batı Almanya maçını başarıyla naklediyor. Bunun üzerine izleyiciler, o haftaki Galatasaray-Fenerbahça maçının yayınlanması için istekte bulunuyorlar. Ardından, 19 Mayıs Gençlik Bayramı yayınlanıyor. Bundan sonra İTÜ TV'nin uzun süre sessiz kaldığı ve yayın yapmadığı biliniyor. Zaten, bu arada İTÜ TV stüdyoyu ve cihazların birçoğunu TRT'ye devretmişti. Buna rağmen, İTÜ TV 4 Şubat 1972 günü çok az teknik olanaklarla yayın yapmayı başarmıştır. Aslında bir korsan yayın olan bu yayını gerçekleştirenlerden Vural Tekeli amaçlarını şöyle açıklıyor: "O zaman TRT'nin yayınları çok kötüydü. Buna vatandaşlardan tepki geliyordu. TRT ise bunun vericiden kaynaklandığı cevabını veriyordu. Biz de, kötü yayının vericiden kaynaklanmadığını, daha iyi yayın yapmak için teknik olanak olduğunu, ama bunu TRT'nin başaramadığını göstermek istedik ve başardık." Cumhuriyet gazetesi de bunu "İTÜ TV'si TRT TV'sini bastırdı" başlığıyla vermiştir. Saptayabildiğimiz kadarıyla, bu "korsan" yayın İTÜ TV'nin son yayını oluyor.



SONUÇ

1952’den 1972’ye kadar yaptığı yayınlarla, İTÜ TV çeşitli amaçlara hizmet etmiş ve belirli hedeflere ulaşmıştır. Her şeyden önce, TV yayını sırasında üniversite öğrencileri çeşitli teknik çalışmalar yapmak olanığını bulmuşlar; yayında kullanılan çeşitli cihazları geliştirmişler ve yenileri yapmışlardır. Bu gibi cihazların arasında Avni Morgül tarafından yapılan ve ekranda görüntüleri çeşitli şekillere bölen, görüntüler arasında geçişi sağlayan efekt devresi, kamera kontrol cihazları, resim seçiciler ve Haluk Buran’ın yaptığı verici vardır.
İTÜ TV Türkiye’de ilk TV yayınını gerçekleştirmekle kalmamış, aynı zamanda ülkemizde, TRT’nin aksine, TV yayın cihazlarını üreten ve bu konuda eleman yetiştiren bir kuruluş olmayı da başarmıştır. Başta Adnan Ataman olmak üzere hiçbir zaman öne çıkmayan, ekranda görünmek yerine güzel görüntüler sunmak için çalışan her bakımdan fedakar “gönüllüler” vardı. Aldo Dorfani, Vural Tekeli, Çetin İzbul, Yücel Durusoy ve Haluk Burar bu isimlerin başında gelmektedir. Zaten, bu isimlerin ve öğrencilerinin amatör ruhla ama profesyonel disiplinle işlerini yapmaları İTÜ TV’nin başarısının en önemli sebebidir. İTÜ TV sessiz ve alçakgönüllü çalışmalarıyla İstanbullular’a 20 yıl TV seyrettirmiş bulunuyor. Türkiye’de televizyon tarihi incelenirken yukarıdaki nedenlerden ötürü, TV alanında öncülük eden ve TRT’ye ve özel kanallara bir dayanak noktası hazırlayan İTÜ TV hiçbir şekilde unutulmamalıdır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !